çocuğun velayeti

Index

VELAYET NEDİR?

Velayet, küçüklerin ve kısıtlı ergin çocukların korunması, bakımı, eğitimi ve temsilinin sağlanması amacıyla anne ve babaya tanınan hak, yetki ve yükümlülüklerin bütününü ifade eden bir aile hukuku kurumudur. Bu yönüyle çocuğun velayeti, çocuğun şahıs varlığına, malvarlığına ve hukuki temsiline ilişkin düzenlemeleri kapsayan geniş kapsamlı bir hukuki müessesedir.

Çocuğun velayetinin hukuki niteliği, doktrinde ağırlıklı olarak devredilemez ve vazgeçilemez bir hak ve yükümlülük bütünü olarak kabul edilmektedir. Bunun temel sebebi, velayetin anne ve babaya tanınmış olmakla birlikte, asıl amacının çocuğun korunması ve yüksek yararının sağlanması olmasıdır. Nitekim velayet, ebeveynlerin kişisel menfaatlerini değil, çocuğun bedensel, zihinsel, ahlaki ve sosyal gelişimini güvence altına almayı hedefler.

Velayet kurumu, çocuğun bakımı, gözetimi, eğitimi ve hukuki temsili gibi temel ihtiyaçlarının karşılanmasını amaçlar. Kural olarak çocuk, anne ve babasının ortak sorumluluğu altında yetiştirilir. Ancak aile birliğinin sona ermesi, ebeveynlerden birinin velayet görevini gereği gibi yerine getirememesi ya da çocuğun yararını tehlikeye düşüren durumların varlığı halinde, somut olayın özellikleri dikkate alınarak velayete ilişkin farklı düzenlemelere gidilmesi mümkündür. Bu kapsamda çocuğun velayetinin değiştirilmesi, sınırlandırılması veya istisnai hâllerde kaldırılması gündeme gelebilir.

Türk Medeni Kanunu’nun 335. maddesi uyarınca, ergin olmayan çocuklar (evlat edinilen çocuklar da bu kapsamdadır.) anne ve babalarının velayeti altındadır. Velayet hakkı, yalnızca bir yetki alanı oluşturmakla kalmayıp, aynı zamanda anne ve baba bakımından ciddi yükümlülükler de doğurur. Çocuğun şahıs varlığına ilişkin olarak velayet; çocuğa ad verilmesi, yerleşim yerinin belirlenmesi, eğitim ve yetiştirilmesine karar verilmesi gibi hususlarda ebeveynlere karar alma yetkisi tanır.

Velayet aynı zamanda çocuğun malvarlığının yönetimi, korunması ve kullanılması sorumluluğunu da içerir. Anne ve baba, çocuğun velayeti süresince çocuğun malvarlığını kural olarak yönetir ve bu yönetim faaliyetleri bakımından hesap verme yükümlülüğü altında değildir. Bununla birlikte, malvarlığının çocuğun menfaatine aykırı şekilde yönetildiğinin tespiti halinde, hakimin müdahalesiyle malların korunmasına yönelik gerekli önlemler alınabilir.

Sonuç olarak çocuğun velayeti, çocuğun hem şahsi hem de ekonomik varlığına ilişkin tüm yönlerini kapsayan, çocuğun yüksek yararını merkeze alan temel bir aile hukuku kurumudur. Bu müessesenin etkin ve doğru şekilde uygulanabilmesi, yalnızca mevzuat hükümleriyle değil, aynı zamanda anne ve babanın sorumluluk bilinci ve yargısal denetim mekanizmalarıyla mümkündür. Çocuğun velayetine ilişkin uyuşmazlıklarda, çocuğun menfaatinin gereği gibi korunabilmesi açısından hukuki destek alınması büyük önem taşımaktadır.

Türk Medeni Kanunu Madde 335- Ergin olmayan çocuk, ana ve babasının velâyeti altındadır. Yasal sebep olmadıkça velâyet ana ve babadan alınamaz.
Hâkim vasi atanmasına gerek görmedikçe, kısıtlanan ergin çocuklar da ana ve babanın velâyeti altında kalırlar.

VELAYET DAVASI NEDİR?

Velayet davası, ergin olmayan çocuğun velayetinin hangi ebeveyne bırakılacağının veya mevcut velayet düzenlemesinin değiştirilip değiştirilmeyeceğinin tespiti amacıyla açılan, aile hukukuna özgü bir dava türüdür. Bu dava, başta boşanma ve ayrılık halleri olmak üzere, çocuğun bakım, korunma, eğitimi ve temsiline ilişkin sorumlulukların hangi ebeveyn tarafından yerine getirileceğinin belirlenmesini amaçlar.

Türk Medeni Kanunu uyarınca velayet hakkı; çocuğun bakımı, eğitimi, korunması ve hukuki temsiline ilişkin yetki ve yükümlülükleri kapsamakta olup, yasal ve haklı bir sebep bulunmadıkça anne ve babadan alınamaz. Velayet davaları, çocuğun bedensel, zihinsel ve sosyal gelişiminin güvence altına alınması amacıyla aile mahkemelerinde görülür ve yargılama sürecinde çocuğun yüksek yararı temel ilke olarak esas alınır.

Çocuğun velayeti, yalnızca çocuğun şahsi varlığına ilişkin bir düzenleme olmayıp, aynı zamanda çocuğun malvarlığı haklarına ilişkin sorumlulukları da içerir. Anne ve baba, velayetleri süresince çocuğun geçimini sağlamak, eğitimini temin etmek ve onu topluma uyumlu, sağlıklı bir birey olarak yetiştirmekle yükümlüdür. Ayrılık veya boşanma sürecinde velayet düzenlemesinin temel amacı, ebeveynler arasındaki menfaat dengesini değil, çocuğun mevcut ve gelecekteki yaşam koşullarını güvence altına almayı hedeflemektir.

Sonuç itibarıyla velayet davası, çocuğun mevcut yaşam koşullarının iyileştirilmesini ve geleceğinin güvence altına alınmasını amaçlayan, koruyucu ve düzenleyici nitelikte bir dava türüdür. Bu süreçte ebeveynlerin taleplerinden ziyade, çocuğun üstün yararının sağlanması öncelik taşımakta; yargısal değerlendirme bu ilke çerçevesinde şekillenmektedir.

  • Velayet Davası Nasıl Açılır?

Çocuğun velayeti, boşanma davası ile birlikte talep edilebileceği gibi, boşanma hükmünün kesinleşmesinden sonra, koşulların değişmesi halinde velayetin yeniden düzenlenmesi amacıyla bağımsız bir dava olarak da açılabilir. Velayet davası, mevcut velayet düzenlemesinin değiştirilmesini veya kaldırılmasını gerektiren haklı sebeplerin ileri sürülmesi suretiyle, görevli ve yetkili aile mahkemesine sunulacak dava dilekçesi ile açılır. Dava dilekçesinde, velayete ilişkin mevcut durumun çocuğun yararını neden artık karşılamadığı, somut olayın özellikleri çerçevesinde açık ve gerekçeli biçimde ortaya konulmalıdır.

  • Velayet Davası Ne Kadar Sürer?

Velayet davalarının sonuçlanma süresi; mahkemenin iş yoğunluğu, dosyanın kapsamı, delillerin toplanma süreci ve sosyal inceleme raporlarının hazırlanma süresi gibi birçok faktöre bağlı olarak değişiklik göstermektedir. Uygulamada bu tür davalar genellikle 1-2 yıl civarında sonuçlanabilmekle birlikte, somut olayın özelliklerine göre bu sürenin uzaması da mümkündür.

Yargılama sürecinin gereksiz yere uzamasının önlenmesi ve çocuğun menfaatine aykırı sonuçlar doğmaması açısından, velayet davalarının özenle ve uzmanlık gerektiren bir yaklaşımla yürütülmesi önem arz etmektedir. Bu nedenle, sürecin başından itibaren deneyimli bir aile hukuku avukatından hukuki destek alınması, hem usule ilişkin hak kayıplarının önlenmesine hem de davanın daha sağlıklı ilerlemesine katkı sağlayacaktır.

  • Velayet Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme

4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun uyarınca, velayete ilişkin uyuşmazlıklarda görevli mahkeme aile mahkemesidir. Aile mahkemesinin bulunmadığı yerlerde ise, bu davalara asliye hukuk mahkemeleri, aile mahkemesi sıfatıyla bakar.

Yetkili mahkeme kural olarak davalının yerleşim yeri mahkemesidir. Bununla birlikte, velayet davalarında kesin yetki kuralı öngörülmediğinden, davacının kendi yerleşim yerindeki mahkemede de dava açabilmesi mümkündür. Bu esneklik, özellikle çocuğun bulunduğu yerin tespiti ve yargılamanın çocuğun yararına uygun şekilde yürütülmesi bakımından önem taşımaktadır.

  • Velayet Davalarında Geçici Hukuki Koruma Tedbirleri

Velayet uyuşmazlıklarında, yargılamanın uzun sürmesi ihtimali karşısında çocuğun korunması amacıyla geçici hukuki koruma tedbirlerine başvurulması mümkündür. Boşanma davası ile birlikte veya velayetin değiştirilmesi davası sürecinde mahkeme, yargılama sonuna kadar geçerli olmak üzere geçici velayet kararı verebilir. Geçici tedbir kararları nihai hüküm anlamına gelmez; ancak uygulamada çocuğun fiilî yaşam düzenini şekillendirdiği için son derece etkilidir.

Bunun yanı sıra, çocuğun yurt dışına çıkarılmasının önlenmesi amacıyla pasaporta şerh konulması, yurt dışına çıkış yasağı getirilmesi veya kişisel ilişkinin geçici olarak düzenlenmesi gibi tedbirler de alınabilir. Özellikle uluslararası unsurlu velayet uyuşmazlıklarında bu tür tedbirler, telafisi imkansız zararların önlenmesi bakımından hayati öneme sahiptir.

  • Velayetin Belirlenmesinde Dikkate Alınan Kriterler

Velayet düzenlemesinde hakim, kararını çocuğun üstün yararı ilkesini esas alarak verir. Bu kapsamda; çocuğun yaşı, fiziksel ve psikolojik gelişimi, ebeveynlerin yaşam koşulları, çocuğa sunabilecekleri bakım ve eğitim imkanları, sosyal çevresi ve gerektiğinde çocuğun kendi görüşü gibi çok sayıda kriter birlikte değerlendirilir. Velayet kararları, ebeveynlerin taleplerinden ziyade, çocuğun sağlıklı gelişimini ve geleceğini güvence altına alacak şekilde şekillendirilir.

Velayet davalarında hakim, velayetin kamu düzenine ilişkin bir konu olması nedeniyle, tarafların talepleriyle bağlı olmaksızın resen araştırma ilkesi doğrultusunda hareket eder. Bu kapsamda hakim; sosyal inceleme raporları, pedagog ve psikolog görüşleri, tanık beyanları ve çocuğun yaşam koşullarına ilişkin her türlü delili değerlendirerek karar verir. Velayetin değiştirilmesi veya kaldırılması davalarında da aynı ilke geçerli olup, çocuğun üstün yararı karar sürecinin merkezinde yer alır.

Velayet düzenlemesinde çocuğun görüşünün alınması, özellikle idrak gücüne sahip çocuklar bakımından büyük önem taşımaktadır. Yargıtay içtihatlarında, kural olarak sekiz yaş ve üzerindeki çocukların görüşünün alınmasının zorunlu olduğu, bu yaş grubundaki çocukların dinlenilmeden velayete ilişkin karar verilmesinin usul ve yasaya aykırılık teşkil edeceği kabul edilmektedir. Bununla birlikte, çocuğun beyanı hakimi bağlamamakta; ancak çocuğun menfaatinin tespitinde dikkate alınması gereken önemli bir unsur olarak değerlendirilmektedir.

velayet davası nasıl açılır

VELAYETİN DEĞİŞTİRİLMESİ DAVASI NEDİR?

Velayetin değiştirilmesi davası, velayet hakkının anne veya babadan birine verilmesinden sonra, sonradan ortaya çıkan ve çocuğun üstün yararını olumsuz etkileyen koşulların varlığı halinde, mevcut velayet düzenlemesinin yeniden ele alınmasını amaçlayan bir aile hukuku davasıdır. Bu dava, Türk Medeni Kanunu’nun 183 ve 349. maddeleri çerçevesinde değerlendirilmekte olup, çocuğun korunmasına yönelik koruyucu ve düzenleyici nitelik taşımaktadır.

Velayetin değiştirilmesi davaları, usul hukuku bakımından basit yargılama usulüne tabi olmakla birlikte, mahkemenin dosya üzerinden karar vermesi mümkün değildir. Zira velayete ilişkin uyuşmazlıklar kamu düzenine ilişkin olup, bu davalarda resen araştırma ilkesi uygulanır. Bu nedenle hakim; tarafların beyanlarını, sosyal inceleme raporlarını, uzman görüşlerini ve çocuğun görüşünü birlikte değerlendirerek kapsamlı bir inceleme yapmakla yükümlüdür.

Yargılama sürecinde hakim; pedagog, psikolog ve sosyal çalışmacı gibi uzmanların görüşlerinden yararlanır ve tarafların yaşam koşullarına ilişkin ayrıntılı incelemeler yaptırır. Çocuk, görüşlerini sağlıklı biçimde ifade edebilecek idrak yaşına ulaşmışsa, bizzat dinlenir. Ancak çocuğun beyanları, hakimi bağlamamakta; çocuğun görüşleri ile üstün yararı arasında bir çelişki bulunması halinde, üstün yarar ilkesi esas alınmaktadır.

  • Çocuğun Velayetinin Değiştirilmesi Şartları Nelerdir?

Çocuğun velayetin değiştirilmesi, velayet hakkının tesisinden sonra meydana gelen esaslı ve sürekli nitelikteki değişikliklerin, çocuğun üstün yararını gerektirmesi halinde gündeme gelir. Bu bağlamda, velayet görevlerinin gereği gibi yerine getirilmemesi veya çocuğun bedensel, ruhsal ya da sosyal gelişiminin tehlikeye düşmesi durumunda, velayetin değiştirilmesi davası açılabilir.

Söz konusu değişikliklerin, geçici değil; kalıcı ve çocuğun yaşamını doğrudan etkileyen nitelikte olması aranır. Hakim, somut olayın özelliklerini dikkate alarak, mevcut velayet düzenlemesinin çocuğun yararına hizmet edip etmediğini değerlendirir.

  • Velayetin Değiştirilme Nedenleri Nelerdir?

Velayetin değiştirilmesine yol açabilecek başlıca nedenler şu şekilde sıralanabilir:

  1. Anne veya babanın başkasıyla evlenmesi, tek başına velayetin değiştirilmesi sebebi teşkil etmez. Ancak yeni evlilik nedeniyle velayet görevlerinin ihmal edilmesi, çocuğun olumsuz etkilenmesi veya yaşam koşullarının ağırlaşması halinde velayetin değiştirilmesi gündeme gelebilir.
  2. Anne veya babanın yerleşim yerini değiştirmesi, özellikle uzun süreli veya yurt dışına yönelik taşınmaların çocuğun bakım, eğitim ve kişisel gelişimini olumsuz etkilemesi durumunda velayet değişikliğine neden olabilir.
  3. Velayet hakkına sahip ebeveynin ölümü halinde, velayet diğer ebeveyne kendiliğinden geçmez. Bu durumda hakim, çocuğun üstün yararını gözeterek velayetin kime verileceğine karar verir.
  • Velayetin Değiştirilmesi İçin Diğer Sebepler Nelerdir?

Uygulamada çocuğun velayetinin değiştirilmesine gerekçe olabilecek diğer haller şunlardır:

  1. Çocukla kişisel ilişki kurulmasının sistematik olarak engellenmesi,
  2. Çocuğun uzun süreli olarak üçüncü kişilerin yanına bırakılması,
  3. Çocuğun sağlık, eğitim, ahlak veya güvenlik yönünden korunmaya muhtaç duruma düşmesi,
  4. Velayet görevini yerine getiren ebeveynin çocuğa karşı ilgisiz veya ihmalkar davranışlar sergilemesi.
  • Velayetin Değiştirilmesinin Sonuçları Nelerdir?

Velayetin değiştirilmesine karar verilmesi halinde, bu karar çeşitli hukuki sonuçlar doğurur. Öncelikle, velayet hakkı kendisinden alınan ebeveyn ile çocuk arasında kişisel ilişki kurulmasına ilişkin düzenleme yapılır. Mahkeme, çocuğun yaşı, eğitim durumu ve sosyal hayatını dikkate alarak kişisel ilişkiyi belirler.

Bunun yanı sıra, velayet kendisine verilmeyen ebeveyn bakımından iştirak nafakası yükümlülüğü doğar. İştirak nafakası, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine katılma amacıyla hükmedilmekte olup, kural olarak mahkeme kararının kesinleştiği tarihten itibaren geçerli olur.

VELAYET HAKKININ KAPSAMI NEDİR?

Velayet hakkı, Türk Medeni Kanunu’nun 335. maddesi ve devamı hükümleri ile düzenlenmiş olup, çocuğun şahıs varlığına ve malvarlığına ilişkin haklarının korunması, bakımının ve eğitiminin sağlanması ile hukuki temsilinin yürütülmesini kapsayan hak ve yükümlülükler bütünüdür. Bu yönüyle velayet, anne ve babaya tanınmış bir yetki olmanın ötesinde, çocuğun korunmasına hizmet eden kamusal nitelikli bir aile hukuku kurumudur.

Velayet hakkının kapsamı ve kullanılma biçimi, özellikle Türk Medeni Kanunu’nun 339. maddesi ve devamındaki hükümler çerçevesinde belirlenmiştir. Anılan düzenlemeler, velayet yetkisinin sınırlarını çizmekte ve bu yetkinin hangi ilkeler doğrultusunda kullanılacağını ortaya koymaktadır.

1- Velayet Hakkına İlişkin Genel Esaslar

  • Çocuğun Üstün Yararı İlkesi: Velayet hakkının kullanılmasında temel ilke, çocuğun üstün yararının gözetilmesidir. Anne ve baba, çocuğun bakımı, eğitimi, barınması ve genel gelişimine ilişkin tüm kararları alırken, kendi kişisel tercih ve menfaatlerinden ziyade çocuğun bedensel, zihinsel ve ahlaki gelişimini esas almakla yükümlüdür.
  • Anne ve Babaya Saygı Yükümlülüğü: Türk Medeni Kanunu uyarınca çocuk, anne ve babasına saygı göstermek ve onların sözünü dinlemekle yükümlüdür. Ancak bu yükümlülük, anne ve babaya velayet hakkını keyfi veya kötüye kullanma yetkisi tanımaz. Velayet yetkisi, çocuğun kişilik haklarını ihlal edecek şekilde kullanılamaz.
  • Çocuğun Kendi Hayatını Düzenleme Hakkı: Anne ve baba, çocuğun yaşı ve olgunluk düzeyiyle uyumlu olmak kaydıyla, çocuğun kendi hayatını düzenleme hakkına saygı göstermek zorundadır. Özellikle eğitim, sosyal yaşam ve kişisel gelişim gibi alanlarda, çocuğun görüşlerinin dikkate alınması gerekir. Bu yaklaşım, çocuğun birey olarak gelişimini destekleyen çağdaş velayet anlayışının bir sonucudur.
  • Çocuğun Evi Terk Edememesi: Çocuk, anne ve babasının veya yasal temsilcisinin rızası olmaksızın aile konutunu terk edemez. Bu düzenleme, çocuğun korunmasını ve güvenli bir ortamda gelişimini sağlamayı amaçlamaktadır.
  • Anne ve Babadan Ayrılamama İlkesi: Çocuk, kural olarak anne ve babasından ayrılamaz. Ancak boşanma, ayrılık, velayet uyuşmazlığı, ihmal veya istismar gibi hukuken haklı ve zorunlu nedenlerin varlığı halinde, çocuğun anne ve babadan ayrılması mümkündür. Bu tür durumlarda hakim, çocuğun üstün yararını esas alarak gerekli tedbirleri alır.
  • Çocuğun Adının Belirlenmesi: Çocuğun adı, velayet hakkına sahip anne ve baba tarafından birlikte belirlenir. Bu husus, velayet hakkının ortak kullanımına ilişkin önemli bir örnek teşkil etmektedir.
  • Çocukla Birlikte Yurt Dışında Yaşama Kararı: Velayet hakkına sahip ebeveyn, çocuğun üstün yararını gözetmek kaydıyla, çocukla birlikte yurt dışında yaşama kararı alabilir. Bu durumda, velayet hakkı bulunmayan ebeveynin, çocuğun yurt dışına götürülmesine ilişkin olarak iade davası açma hakkı bulunmamaktadır. Ancak bu yetki, velayet hakkının kötüye kullanılması niteliğinde sonuçlar doğuruyorsa, yargısal denetime tabi tutulabilir.

Velayet hakkı, yalnızca anne ve babaya tanınmış bir yetki alanı değil; esas itibarıyla çocuğun haklarının korunması ve sağlıklı gelişiminin sağlanması amacıyla öngörülmüş bir hukuki sorumluluktur. Bu nedenle anne ve baba, velayet kapsamındaki yetkilerini dürüstlük kuralına uygun, ölçülü ve çocuğun üstün yararını esas alacak şekilde kullanmakla yükümlüdür. Velayet hakkının kötüye kullanılması halinde ise, hakimin müdahalesiyle bu hakkın sınırlandırılması, değiştirilmesi veya kaldırılması mümkündür.

2- Velayet Altındaki Çocuğun Bakımı ve Eğitimi

Velayet altındaki çocuğun bakım ve eğitimine ilişkin kararların alınmasında çocuğun üstün yararı temel ölçüt olarak kabul edilmektedir. Anne ve baba, müşterek çocuğun bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlaki ve toplumsal gelişimini sağlamak amacıyla, kendi ekonomik ve sosyal imkanları ölçüsünde gerekli özeni göstermekle yükümlüdür. Bu yükümlülük, çocuğun sağlıklı bir birey olarak yetişmesini güvence altına almayı amaçlamaktadır.

Çocuğun yaşı ve olgunluk düzeyi dikkate alınarak, onun kendi hayatını düzenleme hakkına saygı gösterilmesi gerekmektedir. Özellikle eğitim, sağlık ve sosyal yaşam gibi çocuğun geleceğini doğrudan etkileyen konularda, çocuğun görüşüne başvurulması çağdaş velayet anlayışının bir gereği olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte çocuk, velayet hakkını kullanan anne ve babasının sözünü dinlemek ve onların yönlendirmelerine uymakla yükümlüdür.

Anne ve baba, çocuğun yalnızca fiziksel gelişimini değil; aynı zamanda zihinsel, duygusal ve ahlaki gelişimini de desteklemek zorundadır. Çocuğun bedensel veya zihinsel engelinin bulunması halinde ise, onun yetenek ve eğilimlerine uygun bir bakım ve eğitim sağlanması gerekmekte olup, bu durum velayet yükümlülüğünün kapsamını daraltmaz; aksine daha yoğun bir özen borcunu beraberinde getirir.

3- Velayet Altındaki Çocuğun Dini Eğitimi

Çocuğun dini eğitimi konusunda karar verme yetkisi, velayet hakkı kapsamında anne ve babaya aittir. Bu yetkinin kullanımını sınırlayan veya ortadan kaldıran sözleşmeler ya da özel düzenlemeler hukuken geçerli kabul edilmemektedir. Ancak bu yetki, mutlak nitelikte olmayıp, çocuğun kişilik gelişimini ve temel haklarını ihlal edecek şekilde kullanılamaz.

Erginlik yaşına ulaşan çocuk ise, kendi dini inancını özgürce seçme hakkına sahiptir. Bu aşamadan itibaren, anne ve babanın dini eğitim konusundaki yönlendirme yetkisi sona ermekte; çocuğun iradesi ön plana çıkmaktadır.

4- Velayet Altındaki Çocuğun Temsili ve Fiil Ehliyeti

Velayet kapsamında anne ve baba, çocuğu üçüncü kişiler nezdinde hukuki işlemlerde temsil etme yetkisine sahiptir. Bu temsil yetkisi; okul kayıtlarının yapılması, kurs başvuruları, sağlık işlemleri ile spor veya sanat faaliyetlerine katılım gibi gündelik ve hukuki işlemleri kapsamaktadır.

Türk Medeni Kanunu’nun 342. maddesi uyarınca, çocuğun temsiline ilişkin olarak vesayet hukukunda kısıtlının temsiline dair hükümler kıyasen uygulanır. Aynı şekilde, TMK’nın 343. maddesi, çocuğun fiil ehliyeti bakımından vesayet hükümlerine atıf yapmaktadır. Bu çerçevede çocuk, kendi borçlarından kendi malvarlığı ile sorumlu olup, anne ve babanın çocuk malları üzerindeki yönetim yetkisi bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

5- Çocuğun Aileyi Temsili ve Anne–Baba ile Hukuki İşlemleri

Ayırt etme gücüne sahip olan çocuk, anne ve babasının rızasıyla aile adına hukuki işlemler yapabilir. Ancak bu tür işlemler sonucunda doğan borçlardan, kural olarak anne ve baba sorumlu tutulmaktadır.

Çocuk ile anne ve baba arasında yapılacak hukuki işlemlerden çocuğun borç altına girmesi ise, hakimin onayına ve çocuğa kayyım atanmasına bağlıdır. Bu şartların gerçekleşmemesi halinde, yapılan işlem geçerli olmakla birlikte, borç yükümlülüğü çocuğa değil, anne ve babaya ait olacaktır. Bu düzenleme, çocuğun ekonomik menfaatlerinin korunmasını ve olası çıkar çatışmalarının önlenmesini amaçlamaktadır.

VELAYETİN KALDIRILMASI VE SINIRLANDIRILMASI

Velayet hakkı mutlak ve sınırsız bir hak olmayıp, çocuğun üstün yararını koruma amacıyla ebeveynlere tanınmış bir yetki ve yükümlülüktür. Bu bağlamda, Türk Medeni Kanunu’nun 348. maddesi uyarınca, velayetin gereği gibi yerine getirilmemesi veya bu hakkın kötüye kullanılması halinde velayetin kaldırılması gündeme gelebilir.

Velayetin kaldırılması; velayetin değiştirilmesinden farklı olarak, ebeveynin velayet hakkının tamamen sona erdirilmesi sonucunu doğurur. Ebeveynin çocuğa karşı ağır ihmalde bulunması, fiziksel veya psikolojik şiddet uygulaması, hakaret, dolandırıcılık gibi çocuğun bedensel ve ruhsal gelişimini tehlikeye sokacak davranışlar sergilemesi veya ebeveynlik görevini sürekli biçimde yerine getirememesi halinde mahkeme, velayeti kaldırma kararı verebilir.

Velayetin kaldırılması durumunda, çocuğa bir vasi atanması söz konusu olur. Ancak bu karar mutlak ve geri dönülemez değildir. Velayetin kaldırılmasına neden olan şartların ortadan kalkması halinde, velayetin iadesi talep edilebilir. Bu yönüyle velayetin kaldırılması, çocuğun korunmasına yönelik istisnai ve son çare niteliğinde bir hukuki yoldur.

Velayetin kaldırılması veya sınırlandırılması, miras hukuku bakımından herhangi bir sonuç doğurmaz. Velayet hakkı kaldırılmış olsa dahi çocuk, üstsoyunun mirasçısı olma sıfatını kaybetmez. Çocuk tarafından mirasın reddi yoluna gidilmedikçe, mirası intikal eder; taşınmazlar ile diğer tüm malvarlığı unsurları üzerinde yasal mirasçı sıfatıyla hak sahibi olur.

VELAYET KENDİSİNE VERİLMEYEN EŞ İLE ÇOCUK ARASINDA KİŞİSEL İLİŞKİ KURULMASI

Boşanma veya ayrılık davalarında, çocuğun velayeti kendisine verilmeyen eşin, çocukla kişisel ilişki kurulmasını talep etme hakkı bulunmaktadır. Bu hak, ebeveyn ile çocuk arasındaki duygusal bağın korunması ve çocuğun sağlıklı gelişiminin desteklenmesi amacıyla tanınmış olup, çocuğun üstün yararı ilkesi çerçevesinde değerlendirilir.

Türk Medeni Kanunu’nun 182. maddesi uyarınca, mahkeme, boşanma veya ayrılığa ilişkin kararında, tarafların talebi bulunmasa dahi, velayeti kendisine verilmeyen eş ile çocuk arasında kişisel ilişki kurulmasına yönelik bir düzenleme yapmakla yükümlüdür. Bu düzenleme, hakimin takdir yetkisi kapsamında olmakla birlikte, çocuğun yaşı, eğitim durumu, sosyal çevresi ve ebeveynlerin yaşam koşulları dikkate alınarak belirlenir.

TMK m. 182/2 hükmü uyarınca:

“Mahkeme, kararında kişisel ilişki düzenlemesinin gereklerinin yerine getirilmemesi hâlinde, çocuğun menfaatine aykırı olmamak kaydıyla velayetin değiştirilebileceğini ihtar eder.”

Anılan düzenleme gereğince, kişisel ilişki kurulmasına ilişkin mahkeme kararları bağlayıcı niteliktedir. Çocuğun velayetine sahip olan ebeveyn, mahkemece belirlenen kişisel ilişki düzenlemesine uymakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğün ihlali, yalnızca icra yaptırımlarını değil, aynı zamanda velayet hakkının yeniden değerlendirilmesini de gündeme getirebilir.

Nitekim uygulamada, velayet hakkına sahip ebeveynin çocuğu diğer ebeveyne sistematik biçimde göstermemesi, mahkeme kararlarına aykırı davranarak kişisel ilişkiyi engellemesi veya bu ilişkiyi fiilen imkansız hale getirmesi durumlarında, çocuğun üstün yararının zedelendiği kabul edilmekte ve velayetin değiştirilmesine karar verilebilmektedir. Bu tür hallerde, kişisel ilişkiyi engelleyen ebeveynin davranışları, velayet görevini gereği gibi yerine getirmediğinin bir göstergesi olarak değerlendirilir.

Velayeti kendisine verilmeyen eş ile çocuk arasında kişisel ilişki kurulması, yalnızca ebeveynin bir hakkı değil; aynı zamanda çocuğun anne ve babasıyla sağlıklı ilişkiler kurma hakkının bir yansımasıdır. Bu nedenle, kişisel ilişki düzenlemelerinin ihlali, çocuğun psikolojik ve sosyal gelişimini olumsuz etkileyebileceğinden, hukuk düzeni tarafından ciddi yaptırımlara bağlanmıştır. Mahkemeler, bu tür uyuşmazlıklarda, ebeveynler arasındaki çekişmeden ziyade, çocuğun üstün yararını esas alarak karar vermektedir.

ÇOCUĞUN VELAYETİ HANGİ DURUMLARDA ANNEYE VERİLİR?

Boşanma davalarında çocuğun velayetinin hangi ebeveyne verileceği, çocuğun üstün yararı temel ilke olarak kabul edilmek suretiyle belirlenir. Bu değerlendirmede; çocuğun yaşı, fiziksel ve psikolojik gelişim düzeyi, ebeveynlerin yaşam koşulları, çocuğa sunabilecekleri bakım ve eğitim imkanları ile ebeveyn–çocuk arasındaki duygusal bağ birlikte ele alınır.

Uygulamada, özellikle yaşı küçük olan ve anne şefkati ile bakımına daha fazla ihtiyaç duyan çocuklar bakımından, annenin velayet görevini yerine getirmesine engel bir durum bulunmadığı sürece, çocuğun velayetinin anneye verilmesi yönünde bir eğilim bulunmaktadır. Bu yaklaşım, anne ile çocuk arasındaki doğal bağın ve erken yaş döneminde annenin bakım rolünün çocuğun gelişimi açısından taşıdığı önemden kaynaklanmaktadır.

Çocuğun belirli bir yaşa ve idrak olgunluğuna ulaşmış olması halinde, mahkeme, velayet düzenlemesinde çocuğun görüşünü de dikkate alır. Çocuğun, anne veya babadan hangisiyle yaşamak istediğine ilişkin beyanı, hakimi bağlamamakla birlikte, karar sürecinde önemli bir değerlendirme kriteri olarak kabul edilir. Bu kapsamda, çocuğun baba ile yaşamak istemediğini açıkça ifade etmesi ve annenin velayeti üstlenmesine engel bir durumun bulunmaması halinde, velayetin anneye verilmesi yönünde karar verilmesi uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir durumdur.

Anlaşmalı boşanma davalarında ise, tarafların çocuğun velayeti konusunda uzlaşmaya varmış olmaları, mahkeme açısından bağlayıcı değildir. Türk Medeni Kanunu uyarınca hakim, tarafların velayete ilişkin anlaşmasını resen incelemek ve çocuğun üstün yararına uygun olup olmadığını değerlendirmekle yükümlüdür. Özellikle çocuğun yaşının çok küçük olduğu durumlarda, taraflar velayetin babaya bırakılması konusunda mutabık olsalar dahi, hakim çocuğun menfaatini gözeterek velayeti anneye verebilir. Bu tür bir durumda, tarafların uzlaşmasının kabul edilmemesi halinde, anlaşmalı boşanma davasının çekişmeli boşanmaya dönüşmesi söz konusu olabilir.

Velayet sahibi olan anne veya babanın yeniden evlenmesi, tek başına velayetin anneye verilmesine veya mevcut velayetin değiştirilmesine gerekçe teşkil etmez. Ancak yeniden evlilik sonucunda çocuğun yaşam koşullarının olumsuz etkilenmesi, bakım ve eğitim ihtiyaçlarının ihmal edilmesi ya da çocuğun psikolojik gelişiminin zarar görmesi halinde, mahkeme bu durumu velayet değerlendirmesinde dikkate alabilir.

Sonuç olarak, çocuğun velayetinin anneye verilmesi, otomatik veya mutlak bir kural olmayıp; her somut olayda çocuğun üstün yararının gerektirdiği şekilde belirlenmektedir. Mahkemeler, ebeveynlerin cinsiyetinden ziyade, çocuğa hangi ebeveynin daha istikrarlı, güvenli ve sağlıklı bir yaşam ortamı sunabileceğini esas alarak karar vermektedir.

velayet hakkı

ÇOCUĞUN VELAYETİNİN ANNEYE VERİLMEDİĞİ DURUMLAR NELERDİR?

Velayet, kamu düzenine ilişkin bir kurum olup, velayete ilişkin uyuşmazlıklarda temel amaç, çocuğun sağlığının, eğitiminin, ahlaki ve sosyal gelişiminin korunmasıdır. Bu çerçevede, velayetin anneye verilmesi kural değil; her somut olayda çocuğun üstün yararına göre değerlendirilmesi gereken bir sonuçtur. Annenin velayet görevini gereği gibi yerine getiremeyeceğinin tespiti halinde, velayet anneye verilmez.

Uygulamada ve doktrinde, çocuğun velayetinin anneye verilmediği başlıca haller şu şekilde değerlendirilmektedir:

  • Annenin Yaşam Tarzının Çocuğun Gelişimini Olumsuz Etkilemesi

Annenin yaşam tarzının, çocuğun ahlaki, psikolojik veya sosyal gelişimini olumsuz yönde etkilediğinin somut delillerle ortaya konulması halinde, velayetin anneye verilmemesi söz konusu olabilir. Burada belirleyici olan, annenin özel hayatına müdahale edilmesi değil; söz konusu yaşam biçiminin çocuğun üstün yararına zarar verip vermediğidir. Yargısal değerlendirme, varsayımlara değil, çocuğun fiilen maruz kaldığı koşullara dayandırılmalıdır.

  • Annenin Velayet Görevini Kötüye Kullanması

Annenin, velayet hakkını çocuğun yararına aykırı biçimde kullanması, velayetin anneye verilmemesinin veya mevcut velayetin değiştirilmesinin önemli nedenlerinden biridir. Bu kapsamda; annenin baba ile çocuk arasındaki kişisel ilişkiyi sistematik olarak engellemesi, çocuğun diğer ebeveynle görüşmesini kasıtlı olarak zorlaştırması veya mahkeme kararlarına aykırı davranması, velayet görevini kötüye kullanma olarak değerlendirilebilir.

  • Çocuğun Görüşü ve Tercihi

Çocuğun belirli bir yaşa ve idrak olgunluğuna ulaşmış olması halinde, mahkeme çocuğun hangi ebeveynle yaşamak istediğine ilişkin beyanını dikkate alır. Çocuğun, babası ile yaşamak istediğini açık ve istikrarlı biçimde ifade etmesi ve babanın velayet görevini üstlenmesine engel bir durumun bulunmadığının tespiti halinde, velayetin anneye verilmemesi mümkündür. Ancak çocuğun beyanı, tek başına belirleyici olmayıp, çocuğun üstün yararı ile birlikte değerlendirilir.

  • Annenin Reşit Olmaması

Annenin reşit olmaması, velayet görevini gereği gibi yerine getiremeyeceği yönünde hukuki bir karine oluşturduğundan, bu durumda çocuğun velayetinin anneye verilmesi kural olarak mümkün değildir. Mahkeme, çocuğun bakım ve korunmasını sağlayabilecek ebeveyni veya gerekli hallerde üçüncü kişileri değerlendirmeye alır.

Sonuç olarak, çocuğun velayetinin anneye verilmemesi, annenin ebeveynlik sıfatından ziyade, velayet görevini yerine getirme yeterliliğinin somut olay çerçevesinde değerlendirilmesine dayanmaktadır. Mahkemeler, anne veya babanın cinsiyetinden bağımsız olarak; ebeveynlerin sorumluluk bilinci, çocuğa sunabilecekleri güvenli ve istikrarlı yaşam ortamı ile çocuğun fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılama kapasitesini esas alarak karar vermektedir. Bu bağlamda belirleyici ölçüt, her hâlükarda çocuğun üstün yararıdır.

ÇOCUĞUN VELAYETİ HANGİ DURUMLARDA BABAYA VERİLİR?

Boşanma veya ayrılık sürecinde çocuğun velayetinin babaya verilmesi, ebeveynler arasında bir öncelik sıralamasına değil; her somut olayda çocuğun üstün yararının tespitine dayanmaktadır. Bu kapsamda, çocuğun bedensel, zihinsel, duygusal ve ahlaki gelişimini en iyi şekilde sağlayabilecek ebeveynin belirlenmesi esas alınır.

Uygulamada çocuğun velayetinin babaya verilmesine yol açabilecek başlıca durumlar şu şekilde değerlendirilmektedir:

  • Annenin Velayet Görevini Gereği Gibi Yerine Getirememesi

Annenin velayet görevini yerine getirmekte yetersiz kaldığının veya bu görevi çocuğun yararına aykırı biçimde kullandığının tespiti halinde, velayetin babaya verilmesi gündeme gelebilir. Bu bağlamda; çocuğun sağlık, eğitim veya ahlaki gelişimini olumsuz etkileyen davranışların varlığı, mahkeme tarafından somut deliller ışığında değerlendirilir.

  • Çocuğun Görüşü ve Tercihi

Çocuğun belirli bir yaşa ve ayırt etme gücüne ulaşmış olması durumunda, mahkeme çocuğun hangi ebeveynle yaşamak istediğine ilişkin beyanını dikkate alır. Çocuğun babası ile yaşamak istediğini istikrarlı ve özgür iradesiyle ifade etmesi ve babanın velayet görevini üstlenmesine engel herhangi bir hukuki veya fiilî durumun bulunmaması halinde, velayetin babaya verilmesi çocuğun üstün yararı gereği mümkün olabilir.

  • Ebeveynlerin Anlaşması ve Mahkemenin Re’sen Denetimi

Anne ve babanın, velayetin babaya bırakılması konusunda anlaşmaya varmış olmaları, tek başına yeterli değildir. Anlaşmalı boşanma halinde dahi mahkeme, velayet düzenlemesini re’sen denetlemekle yükümlüdür. Babanın velayet görevini yerine getirmesine engel bir durumun bulunmaması ve düzenlemenin çocuğun üstün yararına uygun olması durumunda, velayet babaya verilebilir.

  • Annenin Velayet Görevini Kötüye Kullanması

Annenin, velayet hakkını çocuğun yararına aykırı şekilde kullanması; özellikle baba ile çocuk arasındaki kişisel ilişkiyi engellemesi, mahkeme kararlarına aykırı davranması veya çocuğu diğer ebeveyne karşı yabancılaştırması, velayetin babaya verilmesine veya mevcut velayetin değiştirilmesine gerekçe oluşturabilir.

  • Çocuğun Fiilî Yaşam Düzeni

Çocuğun fiilen babası ile birlikte yaşaması, eğitim hayatının babanın ikamet ettiği yere yakın olması veya babanın çocuğa daha istikrarlı bir yaşam ortamı sunması hallerinde, mevcut velayet düzenlemesi çocuğun üstün yararına uygun düşmeyebilir. Bu gibi durumlarda, velayet anneden alınarak babaya verilmesi mümkündür.

Sonuç olarak, çocuğun velayetinin babaya verilmesi, babanın ebeveynlik kapasitesi, çocuğun ihtiyaçlarını karşılama yetkinliği ve çocuğa sağlayabileceği fiziksel ve duygusal güven ortamı çerçevesinde değerlendirilir. Mahkeme, anne veya babanın cinsiyetine dayalı bir ayrım yapmaksızın, her somut olayda çocuğun üstün yararını esas alarak karar vermektedir.

VELAYET, NAFAKA VE KİŞİSEL İLİŞKİ ARASINDAKİ HUKUKİ BAĞLANTI

Velayet, iştirak nafakası ve çocuk ile kişisel ilişki kurulması, aile hukukunda birbirinden bağımsız kurumlar olmayıp, çocuğun maddi ve manevi varlığının korunmasına hizmet eden, birbiriyle sıkı biçimde bağlantılı hukuki müesseselerdir. Velayetin ebeveynlerden birine verilmesi, diğer ebeveynin çocukla olan kişisel ilişki kurma hakkını ortadan kaldırmadığı gibi, velayet hakkına sahip olmayan ebeveynin çocuğun bakım ve eğitim giderlerine katılma yükümlülüğü olan iştirak nafakası ödeme borcunu da sona erdirmez. Bu yükümlülükler, ebeveynlerin şahsi menfaatlerinden bağımsız olarak, doğrudan doğruya çocuğun üstün yararına dayanmaktadır.

İştirak nafakasının veya boşanma nafakasının ödenmemesi, kural olarak tek başına velayetin değiştirilmesi için yeterli bir sebep teşkil etmez. Zira nafaka borcunun ihlali, icra ve yaptırım mekanizmaları ile giderilebilecek bir hukuki sonuç doğurur. Bununla birlikte, nafaka yükümlülüğünün uzun süreli, sistematik ve kasıtlı biçimde ihlal edilmesi, ebeveynin çocuğun maddi ihtiyaçlarına karşı duyarsız kaldığını ve ebeveynlik sorumluluklarını yerine getirmediğini gösterebilir. Bu tür durumlarda mahkeme, nafaka borcunun ihlalini tek başına değil; ebeveynin genel tutum ve davranışlarıyla birlikte değerlendirerek, velayetin değiştirilip değiştirilmeyeceğini çocuğun üstün yararı çerçevesinde ele alır.

Benzer şekilde, velayet hakkına sahip olan ebeveynin, diğer ebeveyn ile çocuk arasındaki kişisel ilişkiyi engellemesi, bu hakkı keyfi veya kötü niyetli şekilde sınırlaması ya da çocuğu diğer ebeveyne karşı yabancılaştırıcı davranışlar sergilemesi, velayet hakkının kötüye kullanılması olarak değerlendirilebilir. Bu tür davranışlar, çocuğun duygusal ve psikolojik gelişimini olumsuz etkileyebileceği gibi, çocuğun her iki ebeveyniyle de sağlıklı ilişki kurma hakkını ihlal eder niteliktedir.

Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında da, velayet sahibi ebeveynin çocuğun diğer ebeveyniyle kişisel ilişki kurmasını sistematik biçimde engellemesinin, çocuğun üstün yararına açıkça aykırı olduğu vurgulanmakta; bu durumun varlığı hâlinde velayetin değiştirilmesi veya sınırlandırılmasının gündeme gelebileceği kabul edilmektedir. Bu yaklaşım, velayetin bir hak olmaktan ziyade, çocuğun yararına hizmet eden bir sorumluluk olduğu anlayışının doğal bir sonucudur.

VELAYET KARARLARININ İCRASI VE UYGULAMADA KARŞILAŞILAN SORUNLAR

Velayet ve çocukla kişisel ilişki kurulmasına ilişkin mahkeme kararlarının icrası, Türk hukuk uygulamasında en sorunlu alanlardan biri olarak öne çıkmaktadır. Özellikle geçmiş dönemde, icra müdürlükleri aracılığıyla gerçekleştirilen çocuk teslimi işlemleri sırasında çocuğun zorla teslim edilmesi, çocuğun psikolojik bütünlüğü ve duygusal gelişimi bakımından ciddi riskler doğurmuştur. Bu durum, velayet ve kişisel ilişki kararlarının salt cebri icra mantığıyla uygulanmasının, çocuğun üstün yararı ilkesine aykırı sonuçlar doğurabildiğini açıkça ortaya koymuştur.

Bu sorunların giderilmesi amacıyla, son yıllarda önemli yapısal değişikliklere gidilmiş ve çocuk teslimi ile kişisel ilişki kurulmasına dair kararların icrası, icra dairelerinin yetki alanından çıkarılarak Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri (ADM) Merkezleri bünyesinde yürütülmeye başlanmıştır. Mevcut sistemde, velayet ve kişisel ilişki kararlarının uygulanması için taraflar, icra müdürlükleri yerine ADM merkezlerine başvurmakta; çocuk teslimi işlemleri ise pedagog, psikolog, sosyal çalışmacı gibi alanında uzman kişiler eşliğinde gerçekleştirilmektedir.

ADM merkezleri aracılığıyla yürütülen bu yeni uygulamanın temel amacı, çocuğun taraflar arasındaki uyuşmazlığın pasif bir nesnesi haline gelmesini önlemek ve icra sürecinin çocuğun ruhsal sağlığını zedelemeyecek şekilde yürütülmesini sağlamaktır. Bu kapsamda, çocuğun yaşına, gelişim düzeyine ve psikolojik durumuna uygun yöntemler benimsenmekte; zorlayıcı ve travmatik uygulamalardan mümkün olduğunca kaçınılmaktadır. Zor kullanımı ise ancak istisnai hallerde ve son çare olarak gündeme gelebilmektedir.

Velayet kararlarının icrası sürecinde yaşanan bu dönüşüm, velayet ve kişisel ilişki kararlarının yalnızca hukuki değil, aynı zamanda sosyal, pedagojik ve psikolojik boyutları olan kararlar olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Nitekim doktrinde de, velayet kararlarının etkin ve çocuğun yararına uygun şekilde uygulanabilmesi için icra mekanizmasının disiplinlerarası bir yaklaşımla ele alınması gerektiği; özellikle uzman desteğinin zorunlu bir unsur haline getirilmesinin isabetli olduğu sıklıkla vurgulanmaktadır.

Sonuç olarak, ADM merkezleri aracılığıyla yürütülen çocuk teslimi uygulaması, çocuğun üstün yararını merkeze alan modern bir yaklaşımı yansıtmakta olup, velayet kararlarının icrasında yaşanan yapısal sorunların azaltılması bakımından önemli bir adım teşkil etmektedir. Ancak bu sistemin etkinliğinin artırılabilmesi için, uygulamanın ülke genelinde standartlaştırılması, uzman sayısının artırılması ve ebeveynlerin bilgilendirilmesine yönelik önleyici mekanizmaların güçlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.

ortak velayet

TÜRKİYE’DE ORTAK VELAYET MÜMKÜN MÜDÜR?

Ortak velayet, çocuğa ilişkin velayet hakkının anne ve baba tarafından eş zamanlı ve birlikte kullanıldığı; çocuğun eğitimi, sağlığı, ikametgâhı ve sosyal yaşamını ilgilendiren temel kararların ortak irade ile alındığı bir velayet modelidir. Bu sistemde ebeveynler, velayete ilişkin hak, yetki ve yükümlülükleri paylaşmakta ve çocuğun gelişimine birlikte yön vermektedir.

Türk hukukunda geleneksel yaklaşım, boşanma halinde çocuğun velayetinin anne veya babadan yalnızca birine bırakılması yönündedir. Nitekim Türk Medeni Kanunu’nda ortak velayete ilişkin açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Ancak özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ve Anayasa’nın eşitlik ilkesi çerçevesinde yapılan yorumlar sonucunda, belirli koşulların varlığı durumunda ortak velayetin Türk hukukunda da uygulanabilir olduğu kabul edilmeye başlanmıştır.

Yargıtay’ın son yıllardaki içtihatlarında da, çocuğun üstün yararının gerektirdiği durumlarda ve tarafların ortak iradesi mevcutsa, ortak velayet düzenlemesinin mümkün olduğu yönünde bir eğilim gözlemlenmektedir.

  • Ortak Velayeti̇n Şartlari Nelerdi̇r?

Ortak velayet kararı verilebilmesi için hakim tarafından aşağıdaki koşulların birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir:

  1. Çocuğun Üstün Yararı: Ortak velayetin en temel ve vazgeçilmez şartı, düzenlemenin çocuğun üstün yararına uygun olmasıdır. Hakim, ortak velayetin çocuğun bedensel, zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimini olumlu yönde etkileyip etkilemeyeceğini somut olayın özelliklerine göre değerlendirmelidir.
  2. Tarafların Anlaşması ve İş Birliği Yeteneği: Ortak velayet, ebeveynler arasında asgari düzeyde iletişim ve iş birliği gerektirir. Taraflar arasında yoğun ve süreklilik arz eden uyuşmazlıkların bulunması halinde, ortak velayet uygulamasının çocuğun zararına sonuçlar doğurabileceği kabul edilmektedir. Bu nedenle, ortak velayet genellikle tarafların açık iradeleriyle bu yönde anlaşmaları durumunda gündeme gelmektedir.
  3. Çocuğun Görüşünün Alınması: İdrak çağındaki çocuğun görüşü, TMK ve uluslararası sözleşmeler uyarınca dikkate alınmalıdır. Çocuğun yaşı, olgunluk düzeyi ve psikolojik durumu göz önünde bulundurularak, gerekirse pedagog, psikolog veya sosyal inceleme raporlarından yararlanılmak suretiyle çocuğun ortak velayete ilişkin görüşü değerlendirilir.
  • Ortak Velayeti̇n Avantajlari Nelerdi̇r?

Ortak velayet uygulaması, çocuğun her iki ebeveyniyle de sağlıklı ve sürekli bir ilişki kurabilmesine imkan tanıyan çeşitli avantajlar sunmaktadır:

  1. Ebeveyn Katılımının Artması: Anne ve babanın çocuğun yaşamına aktif olarak katılımı sağlanır.
  2. Sorumlulukların Paylaşılması: Çocuğa ilişkin kararların birlikte alınması, ebeveynler arasında daha dengeli bir sorumluluk dağılımı yaratır.
  3. İş Birliği Kültürü: Ortak velayet, ebeveynleri uzlaşmaya ve iletişime zorlayarak çatışma ihtimalini azaltabilir.
  4. Duygusal Güven: Çocuğun her iki ebeveyn tarafından da terk edilmediği hissini yaşaması, duygusal istikrar açısından önemli bir kazanım sağlar.
  • Ortak Velayeti̇n Dezavantajlari Nelerdi̇r?

Her ne kadar ortak velayet önemli avantajlar sunsa da, uygulamada bazı risk ve güçlükleri de beraberinde getirebilir:

  1. Karar Alma Süreçlerinde Tıkanma: Ebeveynler arasında görüş ayrılıklarının yoğun olduğu durumlarda, çocuğun eğitimi, sağlık kararları veya yerleşim yeri gibi konularda karar alınması güçleşebilir ve bu durum çocuğun zararına sonuçlar doğurabilir.
  2. Çocuğun Psikolojik Etkilenmesi: Ortak velayet, bazı hâllerde çocuğun anne ve babasının yeniden bir araya geleceği yönünde gerçekçi olmayan beklentiler geliştirmesine yol açabilir. Bu durum, çocuğun psikolojik açıdan yıpranmasına neden olabilir.
  3. Uygulamada Karşılaşılan Pratik Sorunlar: Acil sağlık müdahaleleri, okul değişiklikleri veya yurtdışı seyahatleri gibi durumlarda her iki ebeveynin onayının gerekmesi, pratikte aksamalara ve gecikmelere yol açabilir.
  • Türk Hukukunda Ortak Velayet Düzenlemesi

Türk hukukunda velayet kurumu, esas itibarıyla Türk Medeni Kanunu’nun 335 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Kanunda ortak velayete ilişkin açık bir hüküm bulunmamakla birlikte, velayetin amacının çocuğun korunması ve gelişiminin sağlanması olduğu açıkça ortaya konulmuştur.

Türk Medeni Kanunu’na göre evlilik devam ettiği sürece velayet, anne ve baba tarafından birlikte kullanılır (TMK m. 336). Ancak boşanma halinde kanunun lafzı, velayetin eşlerden birine bırakılmasını esas almaktadır. Bu durum, uzun yıllar boyunca boşanma sonrası ortak velayetin Türk hukukunda mümkün olmadığı yönünde bir uygulamanın yerleşmesine neden olmuştur.

Bununla birlikte, TMK hükümlerinin lafzi yorumunun yanında, kanunun amacı ve sistematiği esas alınarak yapılan teleolojik yorum, velayetin nihai amacının çocuğun üstün yararını korumak olduğunu ortaya koymaktadır. Bu çerçevede, boşanma sonrası velayetin mutlaka tek bir ebeveyne bırakılmasının zorunlu olmadığı yönünde doktrinsel görüşler güç kazanmıştır.

Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, çocuğun anne ve babasıyla kişisel ilişki kurma ve sürdürme hakkını güvence altına almaktadır. Özellikle Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 3. maddesi, çocukla ilgili tüm işlemlerde çocuğun üstün yararının öncelikli olarak gözetilmesini zorunlu kılmaktadır.

Bu uluslararası düzenlemeler, Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca iç hukukun bir parçası haline gelmiş olup, velayete ilişkin uyuşmazlıklarda hakimler tarafından doğrudan dikkate alınmaktadır. Bu durum, ortak velayet kurumunun Türk hukukunda uygulanabilirliğine ilişkin yargısal yorumları önemli ölçüde etkilemiştir.

Yargıtay’ın son yıllardaki kararlarında, tarafların açık iradeleriyle ortak velayet talep etmeleri ve bu düzenlemenin çocuğun üstün yararına uygun olması halinde, ortak velayetin kabul edilebileceği yönünde bir yaklaşım benimsenmiştir. Özellikle taraflar arasında ciddi bir çatışmanın bulunmaması, ebeveynlerin iletişim ve iş birliği kapasitesinin varlığı, ortak velayet kararının verilmesinde belirleyici unsurlar olarak değerlendirilmiştir. Bu yönüyle Yargıtay içtihatları, Türk aile hukukunda katı velayet anlayışından daha esnek ve çocuğu merkeze alan bir modele doğru bir evrimi işaret etmektedir.

Ortak velayet, mutlak ve her somut olayda uygulanabilecek bir model değildir. Ebeveynler arasındaki yoğun uyuşmazlıklar, iletişim kopukluğu, şiddet, ihmal veya çocuğun psikolojik bütünlüğünü zedeleyebilecek durumların varlığı halinde ortak velayetin uygulanması mümkün değildir. Bu tür hâllerde, velayetin tek bir ebeveyne bırakılması çocuğun üstün yararı açısından daha uygun sonuçlar doğurabilir.

Dolayısıyla ortak velayet, istisnai nitelikte, somut olayın özelliklerine göre ve çocuğun esenliğini esas alan bir değerlendirme sonucunda uygulanabilecek bir kurumdur.

Türk hukukunda ortak velayet, açık bir kanuni düzenlemeye dayanmamakla birlikte, uluslararası sözleşmeler, anayasal ilkeler ve Yargıtay içtihatları ışığında fiilen uygulanabilir hale gelmiştir. Ortak velayet, ebeveynler arasında iş birliğinin mümkün olduğu ve çocuğun üstün yararının bu yolla daha etkin korunabildiği durumlarda, modern aile hukukunun önemli bir aracı olarak değerlendirilmektedir.

Gelecekte yapılacak yasal düzenlemelerle ortak velayetin açık ve sistematik bir şekilde Türk Medeni Kanunu’nda yer alması, uygulamadaki tereddütlerin giderilmesi ve hukuki öngörülebilirliğin artırılması açısından önem arz etmektedir.

  • Anlaşmalı Boşanmalarda Ortak Velayet

Anlaşmalı boşanma davalarında, tarafların çocuğun velayetine ilişkin olarak ortak velayet hususunda mutabakata varmaları halinde, hakim bu düzenlemeyi çocuğun üstün yararına uygun bulduğu takdirde onaylayabilmektedir. Bu kapsamda ortak velayet, tarafların yalnızca irade açıklamalarıyla değil, velayetin gerektirdiği tüm hak, yetki ve yükümlülükleri fiilen ve eşit biçimde yerine getirebilecek olmaları şartıyla kabul edilebilir bir model olarak değerlendirilir.

Ortak velayet kararı verilmesi halinde, ebeveynler çocuğun eğitimine, sağlığına, yerleşim yerine ve günlük yaşamını etkileyen temel konulara ilişkin kararları birlikte almakla yükümlüdür. Bu durum, uygulamada özellikle resmi işlemler sırasında her iki ebeveynin rızasının aranması, acil durumlarda karar alma sürecinin uzaması gibi birtakım pratik güçlükleri beraberinde getirebilmektedir. Bu nedenle ortak velayet, taraflar arasında etkin bir iletişim ve iş birliğinin varlığını zorunlu kılan bir velayet türüdür.

Türk hukuk sisteminde boşanma halinde velayetin eşlerden birine bırakılması genel kural olarak benimsenmiş olmakla birlikte, uluslararası sözleşmelerin etkisi ve Yargıtay içtihatları doğrultusunda, ortak velayet uygulaması istisnai olarak kabul görmeye başlamıştır. Bu çerçevede, ortak velayetin çocuğun fiziksel, ruhsal ve sosyal gelişimine olumlu katkı sağlayıp sağlamadığı; ebeveynlerin uyum düzeyi, sorumluluk bilinci ve düzenlemenin sürdürülebilirliği gibi unsurlar ayrıntılı biçimde değerlendirilmelidir.

Velayet, kamu düzenine ilişkin bir kurum niteliği taşıdığından, her ne kadar anlaşmalı boşanma sürecinde taraflar velayet konusunda uzlaşma sağlayabilseler de, evlilik sözleşmesi veya evlilik öncesinde yapılan özel anlaşmalarla velayete ilişkin bağlayıcı bir düzenleme yapılması mümkün değildir. Bu tür düzenlemeler hukuken geçersiz olup, mahkeme çocuğun velayet durumunu tarafların iradesiyle bağlı olmaksızın re’sen incelemek ve çocuğun üstün yararına göre karar vermekle yükümlüdür.

ÇOCUĞUN VELAYETİ HUSUSUNDA BİLİNMESİ GEREKEN TEMEL HUSUSLAR

Velayet, çocuğun korunması, gözetilmesi ve sağlıklı bir birey olarak yetiştirilmesini temin etmek amacıyla anne ve babaya tanınan hukuki bir yetki ve yükümlülükler bütünüdür. Boşanma davalarında velayetin kime verileceği meselesi, yalnızca ebeveynlerin haklarını değil, doğrudan çocuğun bugünü ve geleceğini etkileyen hayati bir konudur. Bu nedenle velayet hakkına ilişkin temel hususların, çocuğun üstün yararı ilkesi çerçevesinde ayrıntılı biçimde ele alınması gerekmektedir.

1. Çocuğun Velayetinin Belirlenmesi

Velayetin hangi ebeveyne verileceğinin belirlenmesinde mahkemeler, çocuğun üstün yararını temel ölçüt olarak kabul eder. Bu değerlendirme yapılırken Türk Medeni Kanunu hükümleri, uluslararası sözleşmeler ve yargısal içtihatlar birlikte dikkate alınır. Ebeveynlerin ekonomik durumu, sosyal çevresi, yaşam koşulları ve irade beyanları önem taşısa da, asıl belirleyici unsur çocuğun fiziksel, duygusal ve psikolojik ihtiyaçlarının hangi ebeveyn tarafından daha sağlıklı karşılanabileceğidir.

Mahkeme, velayete ilişkin kanaatini oluştururken; tanık beyanları, sosyal inceleme raporları, pedagog ve psikolog görüşleri ile çocuğun beyanı gibi delillerden yararlanır. Tarafların velayet konusunda anlaşmış olmaları mahkeme tarafından dikkate alınmakla birlikte, bu anlaşma mutlak olarak bağlayıcı değildir. Mahkeme, her halükarda çocuğun üstün yararı ilkesini esas alarak değerlendirme yapar.

Evlilik sözleşmeleri veya evlilik öncesi anlaşmalar ile boşanma halinde velayet hakkına ilişkin düzenleme yapılması mümkün değildir. Zira velayet, kamu düzenine ilişkin bir konu olup, bu yöndeki sözleşme hükümleri kamu hukukuna aykırı sayılarak geçersiz kabul edilir.

2. Geçici Velayet

Boşanma davasının açılmasıyla birlikte, yargılama süreci tamamlanıncaya kadar çocuğun kimle kalacağı hususunda geçici velayet kararı verilebilir. Bu karar, çocuğun dava sürecinde korunmasını ve istikrarlı bir yaşam sürmesini amaçlar. Uygulamada, özellikle küçük yaştaki çocuklar bakımından geçici velayetin çoğunlukla anneye verildiği görülmekle birlikte, bu durum kesin bir kural değildir. Geçici velayet kararı, nihai velayet kararını bağlamaz; asıl değerlendirme yargılama sonunda yapılır.

3. Çocuğun Yaşı ve Cinsiyetinin Etkisi

Çocuğun yaşı, velayet değerlendirmesinde önemli ancak tek başına belirleyici olmayan bir kriterdir. Özellikle 0–3 yaş aralığındaki çocukların anne bakımına daha fazla ihtiyaç duyduğu kabul edilmekte; bu yaş grubunda velayetin çoğunlukla anneye verildiği görülmektedir. 3–7 yaş aralığında ise her iki ebeveyn de uygun velayet adayı olarak değerlendirilir. Okul çağındaki çocuklar bakımından ise eğitim imkânları, sosyal çevre ve istikrar unsurları ön plana çıkar.

Çocuğun cinsiyeti ise tek başına velayet kararında belirleyici bir unsur değildir. Mahkemeler, çocuğun cinsiyetinden ziyade, ebeveynle kurduğu bağın niteliğine ve çocuğun duygusal ihtiyaçlarına odaklanmaktadır.

4. Çocuğun Fikrinin Alınması

Günümüzde çocuğun velayetine ilişkin uyuşmazlıklarda, çocuğun görüşünün alınması önemli bir ilke haline gelmiştir. Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme uyarınca, idrak gücüne sahip çocukların kendilerini ilgilendiren konularda görüş bildirme hakları bulunmaktadır. Yargıtay içtihatları da, belirli bir olgunluğa erişmiş çocukların görüşü alınmadan velayet kararlarının verilmesini hukuka aykırı kabul etmektedir. Ancak çocuğun beyanı, bağlayıcı olmayıp hakim tarafından çocuğun üstün yararı çerçevesinde değerlendirilir.

5. Velayet Hakkının Sona Ermesi

Velayet hakkı, kanunda öngörülen hallerde sona erebilir. Ebeveynin velayet görevini yerine getirememesi veya bu hakkı kötüye kullanması durumunda, mahkeme velayeti diğer ebeveyne verebileceği gibi, gerekli görülmesi halinde çocuğa vasi atanmasına da karar verebilir. Ayrıca çocuğun ergin olması, evlenmesi veya velayet hakkına sahip ebeveynin ölümü halinde de velayet kendiliğinden sona erer.

6. Boşanmış Kadının Çocuğuna Soyadı Vermesi

Anayasa Mahkemesi’nin 2015 tarihli kararı ile boşanmış kadınlara, velayetleri altındaki çocuklara kendi soyadlarını verebilme imkanı tanınmıştır. Bu karar, eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağı açısından önemli bir dönüm noktası niteliğindedir. Yargıtay’ın bu doğrultudaki içtihatlarıyla birlikte uygulama yerleşmiş ve boşanmış annelerin soyadı konusunda yaşadığı hukuki belirsizlik büyük ölçüde giderilmiştir.

Sonuç olarak velayet hakkı, hem ebeveynler hem de çocuk bakımından son derece hassas ve çok boyutlu bir hukuki kurumdur. Velayete ilişkin tüm kararların temelinde, çocuğun bedensel, ruhsal ve sosyal gelişiminin en üst düzeyde korunması amacı yer almalıdır. Ebeveynlerin hak ve yükümlülüklerini doğru şekilde bilmeleri ve bu süreci bilinçli biçimde yürütmeleri, çocuğun yararına sonuçlar doğuracaktır.

ÇOCUĞUN YURTDIŞINA GÖTÜRÜLMESİ İLE VELAYET HAKKININ İHLALİ

Velayet hakkının uluslararası boyutta ihlal edilmesi, uygulamada uluslararası çocuk kaçırma (parental abduction) olarak adlandırılmaktadır. Bu durum, velayet hakkına sahip olmayan ebeveynin veya diğer ebeveynin açık rızası olmaksızın çocuğun yurt dışına götürülmesi ya da yurt dışında alıkonulması halinde ortaya çıkmaktadır.

Bu tür uyuşmazlıklarda temel hukuki çerçeveyi, 1980 tarihli Lahey Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yönlerine Dair Sözleşme oluşturmaktadır. Sözleşme, yalnızca taraf (üye) devletler arasında uygulanmakta olup, kendine özgü başvuru şartları ve usul kuralları içermektedir. Türkiye de sözleşmeye taraf devletler arasında yer almakta ve sözleşme hükümlerini iç hukukunda doğrudan uygulamaktadır.

Sözleşmenin temel amacı, velayetin kime ait olduğunun esastan incelenmesi değil; yurtdışına götürülen çocuğun mutad meskenine derhal iadesinin sağlanması ve mevcut statükonun korunmasıdır. Bu çerçevede sözleşme, taraf devletlerin merkezi makamları arasında etkin bir işbirliği mekanizması kurulmasını öngörmekte; iade taleplerinin hızlı ve koordineli biçimde değerlendirilmesini hedeflemektedir.

Uygulamada, çocuğun izinsiz şekilde yurt dışına götürülmesi veya yurt dışında alıkonulması suretiyle velayet hakkı ihlal edilen ebeveyn açısından, 1980 Lahey Sözleşmesi kapsamında başvuru yapılması en hızlı ve etkin hukuki yol olarak kabul edilmektedir. Bu mekanizma, uzun süreli velayet davalarından bağımsız olarak, çocuğun bulunduğu ülkede süratle koruma altına alınmasını ve iade sürecinin işletilmesini amaçlamaktadır. Böyle bir durumda hızlı ve etkin hukuki adımların doğru bir şekilde atılması için uluslararası çocuk kaçırma avukatı ile çalışmak çok büyük bir önem arz etmektedir.

YABANCI MAHKEME VELAYET KARARLARININ TÜRKİYE’DE TANINMASI VE TENFİZİ

Yabancı mahkemeler tarafından verilen velayet kararlarının Türkiye’de hukuki sonuç doğurabilmesi, uluslararası özel hukuk bakımından önem arz eden ve uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir meseledir. Günümüzde uluslararası evliliklerin ve sınır aşan aile ilişkilerinin artması, farklı ülke mahkemelerince verilen velayet kararlarının Türkiye’de geçerliliğinin sağlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu kapsamda, bir yabancı mahkeme kararının Türkiye’de hüküm ve sonuç doğurabilmesi için tanıma ve/veya tenfiz süreçlerinden geçmesi gerekmektedir.

Türk hukukunda yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizi, esas itibarıyla 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK) hükümlerine dayanmaktadır. Velayet kararları bakımından da bu kanunun genel hükümleri uygulanmakta olup, kararın niteliğine göre tanıma veya tenfiz yoluna başvurulmaktadır.

1. Tanıma ve Tenfiz Kavramları

Tanıma, yabancı bir mahkeme kararının Türkiye’de kesin hüküm veya kesin delil etkisi doğuracak şekilde kabul edilmesini ifade eder. Tanıma halinde karar icra edilebilir nitelik kazanmaz; ancak hukuki sonuçları Türkiye’de geçerli kabul edilir.

Tenfiz ise, yabancı mahkeme kararının Türkiye’de icra edilebilir hale getirilmesini sağlayan yargısal süreçtir. Velayet kararları çoğu zaman icrai nitelik taşımadığından, uygulamada ağırlıklı olarak tanıma talebi söz konusu olmakla birlikte; çocuğun teslimi veya kişisel ilişki kurulmasına dair kararlar bakımından tenfiz de gündeme gelebilmektedir.

2. Yabancı Mahkeme Velayet Kararlarının Tanınmasının Şartları

Yabancı bir mahkeme tarafından verilen velayet kararının Türkiye’de tanınabilmesi için MÖHUK m. 58 ve devamı hükümleri çerçevesinde aşağıdaki şartların sağlanması gerekir:

a) Karşılıklılık Şartı

Yabancı mahkeme kararlarının tanınmasında, ilgili devlet ile Türkiye arasında fiili veya hukuki karşılıklılık bulunmalıdır. Ancak uygulamada velayet kararları bakımından bu şart, çocuğun üstün yararı ilkesi doğrultusunda daha esnek yorumlanmaktadır.

b) Kamu Düzenine Aykırılık Bulunmaması

Yabancı mahkeme kararının içeriği, Türk kamu düzenine açıkça aykırı olmamalıdır. Özellikle velayet kararlarında kamu düzeni denetimi, çocuğun üstün yararı ilkesi çerçevesinde yapılır. Çocuğun fiziksel, ruhsal veya ahlaki gelişimini tehlikeye sokan kararlar, kamu düzenine aykırılık gerekçesiyle tanınmayabilir.

c) Çocuğun Üstün Yararı

Velayet uyuşmazlıklarında tanıma değerlendirmesinin merkezinde çocuğun üstün yararı yer alır. Yabancı mahkeme kararının, bu ilkeye uygun biçimde verilmiş olması gerekir. Çocuğun görüşünün alınmaması, ebeveynler arasında dengenin bozulması veya çocuğun korunmaya muhtaç hâle gelmesi gibi durumlar, tanımanın reddine yol açabilir.

d) Yetkili Mahkeme Tarafından Verilmiş Olması

Yabancı mahkemenin, kendi hukukuna göre yetkili olması ve kararın usulüne uygun şekilde verilmiş bulunması gerekir. Yetkisiz bir mahkemece verilen velayet kararlarının Türkiye’de tanınması mümkün değildir.

3. Tanıma ve Tenfizin Reddi Halleri

Her yabancı mahkeme velayet kararı Türkiye’de tanınamaz veya tenfiz edilemez. Özellikle;

  • Çocuğun diğer ebeveyniyle kişisel ilişkisinin tamamen engellenmesi,
  • Çocuğun fiziksel veya psikolojik sağlığını tehlikeye sokan düzenlemeler,
  • Çocuğun görüşünün alınmadığı ve üstün yararının gözetilmediği kararlar

tanıma veya tenfiz talebinin reddine yol açabilir.

Yabancı mahkeme velayet kararlarının Türkiye’de tanınması ve tenfizi, çocuğun üstün yararı ilkesinin merkezde yer aldığı, son derece hassas bir hukuki değerlendirme sürecini gerektirir. Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve MÖHUK hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, yabancı mahkeme kararlarının otomatik olarak değil, çocuğun menfaatine uygunluk ölçütü esas alınarak kabul edildiği görülmektedir.

Bu nedenle, yabancı mahkeme velayet kararlarının Türkiye’de tanınması ve tenfizi sürecinde, hem ulusal hem de uluslararası hukuk bilgisine sahip uzman hukukçulardan hukuki destek alınması, hak kayıplarının önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Diğer faaliyet alanlarımızı inceleyebilir ve hukuki destek talepleriniz için bizimle iletişime geçebilirsiniz.

YASAL UYARI: Web sitemizde yer alan makale ve içeriklerin telif hakkı Av. Orbay Çokgör’e aittir ve tüm makaleler elektronik imzalı zaman damgalı olarak hak sahipliğinin tescil edilmesi amacıyla yayınlanmaktadır. Sitemizdeki makalelerin, kaynak link vermeden kopyalanarak veya özetlenerek başka web sitelerinde yayınlanması durumunda, hukuki ve cezai işlem yapılacaktır.

keyboard_arrow_up